İstanbul’a varsaydık artık iyiydi.
Bazı şeylerde harflere, kelimelere, cümlelere ihtiyaç olmamalı.
”Bugün pesimist sözler için fazla neşeliyim. Bugün realiteden biraz uzak, neşenin dibine yakın bir yaprağım. Ağaçtan düştüğüm an senin avucunda olacağım sanki, binlerce olasılığı siliyor aşağıda senin olman. Bugün olmayan insanlara, olmayan evlere, çatılara, yere ve göğe sığamıyor içim.”
Merhaba açan çiçek. Merhaba sevgili çocuklar.
Nina Simone - Love Me Or Leave Me.
Al, bulutlarım sana yatak olsun, yumuşacık sessizce üstünü örtsün. Ateşim, aşkına kıvılcım olsun. Sonsuz yansın yüreğinde hayata doysun.
The Perishers - Trouble Sleeping.
Charlotte Gainsbourg - Heaven Can Wait.
”Eğer anne karnında zifiri karanlıktaki bebeğe “Dışarıda, ışıktan bir dünya, yüksek dağlar, büyük denizler, engebeli ovalar, çiçeklerle dolu güzel bahçeler, dereler, yıldızlarla dolu gökyüzü, ışık saçan bir güneş var ve sen bu karanlıkla çevriliyken bütün bu güzelliklerle karşılaşacaksın” dense, henüz doğmamış çocuk, bütün bu güzellikleri bilemediği için, onların hiçbirine inanmaz. Aynı bizim ölümle karşılaşmamız gibi. İşte bu yüzden ölümden korkuyoruz.”
Ne kadar da insanız hepimiz aslında. Birimiz bir diğerine kendisine yapılanlar için kızsa da, perişan da olsa, nefret de etse zamanla her şey hafızanın derinliklerinde kayboluyor. Büyük sözler, büyük hakaretler, büyük üzüntüler hiçbir şey sonsuza kadar kalmıyor. İstense de hatırlanmıyor. Asla unutmam, unutamam dediğimiz şeyler, hiçbir zaman geçmeyeceğini düşündüğümüz acılar unutuluyor, geçiyor, bitiyor ya zaman içinde. İşte bu yüzden ne kadar da insanız. Sonsuza kadar içimizde kalacağını düşündüğümüz şeyleri hiç fark etmeden nasıl da atıyoruz içimizden. Nasıl da siliveriyoruz kendimize bile sezdirmeden. Yapabileceğimizi düşünsek bile hiç kimseye ya da hiçbir şeye devamlı olarak kin duyamıyoruz.